“Devletin itibarı, binalarının ihtişamıyla değil; yurttaşlarının refah düzeyiyle ölçülür.” Bu cümle bugün Türkiye’de yalnızca bir tespit değil, aynı zamanda bir iddianamedir. Çünkü ülkede yükselen her beton blok, yere biraz daha çöken bir hayatın üstüne inşa ediliyor.
Türkiye’de emekliler, işçiler, üreticiler, memurlar; kısacası yaşamaya çalışan insanlar sistemli biçimde yoksulluğa itiliyor. Buna karşın iktidar, başarıyı yol uzunluğuyla, bina yüksekliğiyle, açılış sayısıyla ölçmeye devam ediyor. Oysa halkın gündemi bambaşka: Geçinememek. Bugün emekli, bir ömür çalışmasının karşılığında açlık sınırının altında yaşamaya zorlanıyor. İşçi, aldığı ücretle ay sonunu değil, haftayı bile çıkaramıyor. Memur, maaş bordrosuna bakarken değil, market kasasında gerçeği görüyor. Üretici, artan maliyetler ve yok sayılan destekler yüzünden toprağını terk ediyor.
Bu tablo tesadüf değil. Bu tablo, tercihlerle oluşmuş bir düzenin sonucudur.
İktidar yıllardır sosyal devleti adım adım tasfiye etti. Hak temelli bir anlayışın yerini, sadaka temelli bir sistem aldı. Yurttaş “hak sahibi” olmaktan çıkarıldı, “idare edilmesi gereken” bir kalabalığa dönüştürüldü. Yoksulluk çözülmedi, yönetildi. Hatta normalleştirildi.
“Şükredin” denildi. “Sabredin” denildi. Ama sabır hep halktan istendi, bedel hep halka ödettirildi.
Bu ülkede artık bir çarpıklık açıkça ortada: Kaynak var ama emekliye yok. Para var ama işçiye yok. Bütçe var ama üreticiye yok. Beton var, saray var, rant var… Ama insana gelince “tasarruf” var.
Oysa devlet dediğiniz yapı, en zayıfını koruyabildiği ölçüde güçlüdür. Emeklisini açlığa, işçisini borca, üreticisini iflasa sürükleyen bir düzen; hangi binayı yaparsa yapsın, hangi yolu açarsa açsın itibarlı olamaz. Çünkü itibar, maket projelerde değil; insanların hayatındadır.
Bugün Türkiye’de sorun yalnızca ekonomik değildir. Sorun, insanı merkezden çıkaran bir yönetim anlayışıdır. Rakamlarla algı yaratan, betonla övünen, yurttaşın sofrasına bakmayan bir zihniyet ülkeyi yönetmektedir.
Bu düzen sürdürülemez. Bir toplumun sabrı da, dayanma gücü de sınırsız değildir. Emeklilerin hayattan koparıldığı, gençlerin umutlarını bavula koyduğu, çalışanların borçla nefes aldığı bir ülkede ne huzur olur ne de gelecek.
Artık gerçeği görmek gerekiyor: Bu ülkenin ihtiyacı daha fazla beton değil, daha fazla adalettir. Daha büyük binalar değil, insanca yaşamdır. Sadaka değil, haktır.
Çünkü bu ülkede insanlar lüks istemiyor. İnsanlar sadece yaşamak istiyor.