DEMOKRASİ SINAVI:
GÜCÜN DEĞİL HUKUKUN ÜLKESİ OLMAK
Türkiye’de büyüyen güven krizi, yalnızca ekonomik değil; siyasal rekabetin ve hukuk devletinin geleceğini doğrudan etkileyen bir rejim tartışmasına dönüşüyor.
Türkiye uzun zamandır sadece ekonomik krizle değil, çok daha tehlikeli bir tabloyla karşı karşıya: siyasal meşruiyet ve güven krizi. Fiyatlar değişir, döviz dalgalanır, hükümetler gelir gider. Ama bir ülkede asıl yıkım, vatandaşın “adalet var mı?” sorusuna tereddütsüz bir “evet” verememesidir.Bugün mesele tam olarak budur.
Artık kimse siyaseti yalnızca seçim takvimi üzerinden okumuyor. Çünkü tartışma, seçim kazanmanın çok ötesine taşmış durumda: Sistem, kendi rekabet alanını daraltıyor mu?
Soru artık budur.
Cumhuriyet Halk Partisi etrafında süren tartışmalar da bu bağlamda sıradan bir parti meselesi değildir. Çünkü muhalefetin işlevsizleştiği, bölündüğü ya da sürekli yargı, idare ve siyasal baskı tartışmalarının merkezinde olduğu bir düzende demokrasi sadece bir etiket olarak kalır.
Sandık vardır ama seçenek yoktur; rekabet vardır ama eşit değildir.
Bu noktada kritik mesele şudur: Bir ülkede iktidar değişimi teorik olarak mümkün ama pratik olarak zor hale geliyorsa, orada demokratik denge bozulmuş demektir. Bu iddia artık basit bir siyasi analiz değil, rejimin niteliğine dair açık bir uyarıdır.
Son yıllarda en çok tartışılan kurumlardan biri olan Yüksek Seçim Kurulu da bu güven krizinin merkezine yerleşmiş durumda. Alınan kararlar üzerinden yürüyen tartışmalar, toplumun geniş kesimlerinde “hukukun öngörülebilirliği” konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. Burada mesele tek tek kararlar değil; kurumsal tarafsızlığa duyulan inancın aşınmasıdır.
Bir devlet için en tehlikeli durum şudur: Hukuka güvenin yerini siyasi okuma alır. Vatandaş “karar neye göre verildi?” sorusunu hukukla değil güç dengeleriyle cevaplamaya başlarsa, hukuk devleti yapısal bir krize sürüklenir.
Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur: Kurumların kararları değil, kararların algısı tartışılmaktadır. Ve bu algı, çoğu zaman kararların kendisi kadar belirleyici hale gelmiştir.
Bazı çevrelerde dile getirilen “muhalefetin alanı daraltılıyor” eleştirileri, ister doğru ister abartılı olsun, artık toplumsal karşılığı olan bir siyasal gerçeğe dönüşmüştür. Çünkü demokrasi yalnızca anayasal metinlerden ibaret değildir; aynı zamanda bir güven rejimidir. Güven yoksa hukuk vardır ama meşruiyet aşınır.
Bugün Türkiye’nin en temel sorunu da budur: Kurumlar işlemektedir, seçimler yapılmaktadır, yargı karar vermektedir. Ancak toplumun önemli bir bölümü artık bu mekanizmanın adil işlediğine ikna değildir.
Ve kritik eşik tam burada başlar:
Güven kaybı geri döndürülemez hale geldiğinde, hiçbir hukuk metni tek başına sistemi ayakta tutamaz.
Siyasal iklim giderek sertleşmektedir. Kutuplaşma artık sadece söylem düzeyinde değil, devlet-toplum ilişkisinin dokusuna işlemiştir. Siyaset, çözüm üretme alanından çıkıp sürekli bir varoluş mücadelesine dönüşmektedir.
Böyle bir düzende kurumlar zayıflar, hukuk geri çekilir, kriz yönetimi kalıcı hale gelir.
Oysa demokrasiler krizle değil, kuralla ayakta kalır.
Bugün artık şu sorudan kaçmak mümkün değildir: Türkiye’de siyaset, rakibi demokratik bir aktör olarak mı görüyor, yoksa bertaraf edilmesi gereken bir unsur olarak mı?
Bu sorunun cevabı yalnızca bugünü değil, rejimin geleceğini belirleyecektir.
Çünkü muhalefetin sembolik kaldığı bir düzen, adı ne olursa olsun demokrasi değildir. Sandık yalnızca bir araçtır; onu anlamlı kılan şey gerçek seçenekler ve eşit rekabettir.
Gerçek şudur:
Bir ülkede iktidar ne kadar güçlü olursa olsun, muhalefet zayıfladıkça devlet güçlenmez; tam tersine kırılganlaşır. Çünkü demokratik denge çöker.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir siyasi gerilim değil, yeniden hukuk güvenliği inşasıdır. Vatandaşın kimliği ne olursa olsun aynı adalet duygusuna güvenebilmesidir.
Aksi halde siyaset birleştirici gücünü kaybeder, toplumun ayrışma motoruna dönüşür.
Hukukun sustuğu yerde sandık anlamını yitirir; sandığın anlamını yitirdiği yerde ise devlet, adalet üreten bir düzen olmaktan çıkar ve yalnızca gücün yönettiği bir yapıya dönüşür.
Ve o andan itibaren tartışılan şey artık siyaset değil, doğrudan rejimin kendisidir: hukuk devleti mi kalır, yoksa sadece güç mü konuşur?