Siyaset, bir ülkenin aynasıdır derler. O aynaya bakınca ne gördüğümüz, aslında kim olduğumuzu ele verir. Bugün o aynaya baktığımızda gördüğümüz şey ise ne yazık ki fikirlerin çarpışması değil, hakaretlerin yarışıdır. Üstelik bu yarış öyle bir noktaya savrulmuş durumda ki, artık söylenen sözler sadece bir kişiyi değil, bir toplumsal hafızayı, bir kültürü ve bir inancı hedef alır hale gelmiştir.
Bu çürümenin en somut örneklerinden biri de son günlerde Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden yürütülen linç dilidir. Bir siyasetçiye “kılıç artığı” demek… Bu, anlık bir öfke patlamasının ürünü değil; bilinçli bir tercih, hesaplı bir dil mühendisliğidir. Çünkü bu ifade, yalnızca bir kişiyi hedef almaz; tarihsel yaraları kaşır, toplumsal hafızayı provoke eder ve en tehlikelisi, düşmanlık üretir. Siyasetin dili olması gereken eleştiri zemini, bu tür ifadelerle birlikte bir tür sözlü şiddet alanına dönüşür.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Bir siyasetçiyi eleştirmenin yolu gerçekten bu mudur? Politikalarını tartışmak, kararlarını sorgulamak yerine kimliğini hedef almak, aslında fikir iflasının açık ilanıdır. Zira argüman üretemeyenler, hakarete sığınır; düşünce geliştiremeyenler, kimlik üzerinden vurur. Bu da siyaseti bir rekabet alanı olmaktan çıkarır, bir linç sahasına çevirir.
Üstelik mesele yalnızca bir isme yönelmiş hakaret de değildir. Bu sözler, aynı zamanda Alevi yurttaşların inancını hedef alan karanlık bir dilin dışavurumudur. İnancı, kimliği, aidiyeti siyasetin malzemesi haline getiren anlayış, aslında demokratik zemini dinamitleyen bir anlayıştır. Çünkü bir toplumda insanlar neye inandıkları üzerinden aşağılanmaya başlandığında, orada artık fikirlerin değil, önyargıların hüküm sürdüğü bir düzen kurulmuş demektir.
Siyaset sahnesinde yıllardır daha düşük tonda konuşmayı tercih eden, polemik yerine diyalogu önceleyen, sertlik yerine sükûnetle var olmaya çalışan bir isme yöneltilen bu söylem, basit bir dil kayması olarak geçiştirilemez. Bu, bilinçli bir itibarsızlaştırma çabasıdır. Üstelik ironik olan şudur: Aynı çevreler, geçmişte siyasette kullanılan sert dili eleştirirken bugün çok daha ağırını üretmekten geri durmamaktadır.
Daha düne kadar Kemal Kılıçdaroğlu’nu kurtarıcı ilan edenlerin, bugün nefretin diliyle konuşur hale gelmesi tesadüf değildir. Bu, ilkesizliğin kurumsallaşmasıdır. Dün başka, bugün başka konuşanların ortak özelliği şudur: Onlar için siyaset bir değerler bütünü değil, bir fırsatlar toplamıdır. Rüzgâr nereden eserse, yönünü oraya çeviren bir pusula…
Kemal Kılıçdaroğlu siyaseten eleştirilebilir. Hatta eleştirilmelidir. Çünkü siyaset, hesap sorulabilen bir alandır; kararlar, tercihler ve sonuçlar üzerinden tartışma yürütmek demokrasinin özüdür. Ancak eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi silindiğinde, artık yapılan şey siyaset değil, hedef göstermedir. Bir siyasetçinin politikalarını, stratejilerini, hatta liderlik tarzını eleştirmek meşrudur; fakat inancına, kimliğine ve dünya görüşüne saldırmak bambaşka bir boyuttur.
Bu ayrımın bilinçli şekilde yok sayılması, aslında tartışma zemininin kasten zehirlendiğini gösterir. Çünkü fikirle mücadele edemeyenler, kimlik üzerinden saldırıya geçer. Bu, sadece entelektüel bir yetersizlik değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküştür. Zira bir insanın neye inandığı, nereden geldiği ya da nasıl düşündüğü, onu aşağılamak için kullanılabilecek bir malzeme değildir; olmamalıdır.
İşte bu yüzden mesele yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu değildir. Mesele, siyasetin hangi sınırlar içinde yapılacağıdır. O sınırlar ortadan kalktığında, geriye ne sağlıklı bir tartışma kalır ne de birlikte yaşama iradesi. Yaşananlar, yalnızca bir siyasi tartışma değil; bir toplumsal sınavdır. Ve bu sınavda verilen her tepki, nasıl bir toplum olmak istediğimizi belirleyecektir.