Yıllardır aynı isimler, aynı yüzler siyasetin kapısını aşındırıyor.
Bir bakıyorsunuz belediye başkanlığına aday olmuşlar. Olmayınca milletvekilliğine, o da olmazsa parti yönetimine talip oluyorlar. Bir koltuk boşalsa hemen oradalar. Bir makam ihtimali doğsa, yıllardır bekledikleri sırayı hatırlıyorlar.
Peki bu insanlar yıllarca nerede?
Denizler kirletilirken nerede?
Ormanlar talan edilirken?
Çocuklar yoksullukla boğuşurken?
Kadınlar şiddete uğrarken?
Emekliler pazar filesini dolduramazken?
Gençler iş bulamadığı için ülkesini terk etmeyi düşünürken?
İşçi alın terinin karşılığını alamazken?
Çiftçi ürettiği ürünün maliyetini kurtaramazken?
Esnaf borç içinde kıvranırken?
Bütün bunlar yaşanırken susanların, seçim sandığı yaklaşınca birdenbire “halkın sesi” kesilmesine artık kim inanacak?
Siyaset, halkın derdini seçimden seçime hatırlama sanatı değildir.
Siyaset; gerektiğinde bedel ödemek, gerektiğinde yalnız kalmak, gerektiğinde kendi partisinin yanlışına bile “yanlış” diyebilmektir.
Bugün Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri yalnızca kötü siyasetçiler değildir.
Asıl sorun, siyasetin giderek bir meslekten çok bir makam arayışına, bir kamu hizmetinden çok kişisel kariyer planına dönüşmesidir.
Bazıları için siyaset, halkın sorunlarını çözme alanı değil; özgeçmişe eklenecek yeni bir unvan, kartvizite yazılacak yeni bir makamdır.
Oysa halk siyasetçiden kartvizil değil, hesap sorulabilirlik bekliyor.
Fotoğraf değil, mücadele bekliyor.
Slogan değil, sonuç bekliyor.
Siyaset elitlerin oyuncağına dönüşürse...
Türkiye'de siyaset giderek dar bir çevrenin kendi içinde dolaştırdığı bir koltuğa dönüşüyor.
Aynı isimler, aynı çevreler, aynı toplantılar, aynı salonlar...
Halkın arasına seçimden seçime iniliyor.
Sonra birkaç fotoğraf çekiliyor.
Bir iki kahve içiliyor.
Birkaç sosyal medya paylaşımı yapılıyor.
Ve seçim yaklaşınca büyük laflar ediliyor:
“Değişim.”
“Demokrasi.”
“Halkçılık.”
“Adalet.”
Ne güzel kelimeler...
Ama siyaset yalnızca kelimelerden ibaret değildir.
Bir insanın gerçekten halktan yana olup olmadığını anlamak için seçim dönemindeki konuşmalarına değil, seçim olmayan dönemde ne yaptığına bakmak gerekir.
İnsanlar plastik atık içerisinde yüzerken susanla, kıyılarını ve denizi savunan aynı değildir.
Bir işçinin hakkı yenirken susanla, işçinin yanında duran aynı değildir.
Emekli açlık sınırının altında yaşarken ortada görünmeyenle, emeklinin hakkını savunan aynı değildir.
Kadın cinayetlerinde sessiz kalanla, kadınların yaşam hakkı için mücadele eden aynı değildir.
Çocukların geleceği eğitimde ve yoksullukta tüketilirken susanla, bunun hesabını soran aynı değildir.
Siyasetçinin sicili seçim broşüründe değil, mücadele ettiği günlerde yazılır.
Makam isteyene değil, mücadele edene bakmak gerek
Bugün toplumun siyasetçiye güveninin neden azaldığını anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok.
Çünkü vatandaş şunu görüyor:
Yıllarca ortada olmayan bazı insanlar, adaylık zamanı geldiğinde birdenbire ortaya çıkıyor.
Sanki ülkenin bütün sorunlarını yeni fark etmiş gibi konuşuyorlar.
Oysa halk biliyor.
Kim hangi gün neredeydi?
Kim hangi haksızlık karşısında sustu?
Kim hangi yanlışın yanında durdu?
Kim kimden makam bekledi?
Kim koltuğu kaybetmemek için sustu?
Kim gerçekten halkın yanında durdu?
Bunların hepsi hafızada.
Siyasetçinin en büyük arşivi de halkın hafızasıdır.
Koltuk değişince düzen değişmiyor
Türkiye'nin meselesi yalnızca iktidarın değişmesi değildir.
Mesele, siyaset yapma biçiminin değişmesidir.
Çünkü aynı anlayış, farklı partilerin tabelaları altında yeniden üretilebilir.
Koltuk değişir.
İsim değişir.
Tabela değişir.
Ama siyaset anlayışı değişmezse sonuç değişmez.
Halk yine seyirci olur.
Siyaset yine dar bir çevrenin işi haline gelir.
Partiler yine üyelerinin değil, yöneticilerinin şirketi gibi yönetilir.
Adaylar yine halkın içinden değil, kapalı kapılar arkasındaki hesaplardan çıkar.
Ve vatandaşın önüne yine aynı soru konulur:
“Hangisini seçelim?”
Oysa asıl soru şudur:
“Neden yıllardır aynı yöntemle siyaset yapıyoruz?”
Halk artık seyirci değil, hesap soran olmalı
Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla koltuk sevdalısı değil, daha fazla kamusal sorumluluk sahibi insandır.
Siyasetçinin görevi kendisine gelecek makamı hesaplamak değil, topluma vereceği hesabı düşünmektir.
Bir adayın kaç kez aday olduğundan çok, kaç kez haksızlığa karşı çıktığına bakılmalıdır.
Kaç afiş bastırdığına değil, kaç insanın hakkını savunduğuna...
Kaç mitingde konuştuğuna değil, kaç mağdurun yanında durduğuna...
Kaç makam ziyaretinde bulunduğuna değil, kaç kez makam sahiplerine “Dur!” diyebildiğine...
Çünkü gerçek siyaset, koltuğa oturunca başlamaz.
Koltuk yokken başlar.
Hatta çoğu zaman gerçek siyaset, koltuk uğruna susmayı reddettiğiniz gün başlar.
Türkiye'nin artık siyaset cambazlarına değil, siyaset ahlakına ihtiyacı var.
Kendisini değil, kamuyu düşünen insanlara...
Seçimden seçime halkı hatırlamayan, halk için her gün çalışan insanlara...
Makama ulaşmak için değil, gerektiğinde makamı karşısına almak için siyaset yapanlara...
Çünkü unutulmamalıdır:
Siyaset bir koltuk kapma yarışı değildir.
Siyaset, halkın emaneti olan gücü halkın yararına kullanma sorumluluğudur.
Ve o koltuğa oturmak isteyen herkese sorulması gereken tek bir soru vardır:
“Bugüne kadar halk için ne yaptın?”
Bu soruya verecek cevabı olmayanların, yarın hangi koltuğa talip olduklarının hiçbir önemi yoktur.