Türkiye’de artık siyaset, halkın karnını doyuran değil, ekranı dolduran bir faaliyete indirgenmiş durumda. Açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilen milyonlar, rakamların soğuk dilinde “istikrar” diye pazarlanırken; Meclis koridorlarında pazarlıkların konusu milletvekili sayıları, parti rozetleri ve bir sonraki seçim hesabı. Halkın cebindeki delik büyürken, siyasetin tek derdi vitrini parlatmak.
Siyasi partiler, toplumun gerçek sorunlarına temas etmekten özellikle kaçınıyor. Çünkü yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik konuşulursa sorumluluk da konuşulur. Oysa bugün sorumluluk almak yerine suçu zamana, küresel krize, “dış güçlere” ya da seleflerine atmak daha konforlu. Herkes bir öncekinin hatalarını saymakla meşgul; kimse bugünün hesabını vermiyor. Seçmen, siyasi iletişimin nesnesi; yurttaş ise bu tabloda fazlalık.
Milletvekili transferleri, siyasetin çürümesinin en görünür simgesi haline geldi. Dün birbirine en ağır sözleri söyleyenler, bugün aynı sıralarda oturabiliyor. İlke yok, program yok, ideoloji yok. Sadece sayı var. Siyaset, matematiğe indirgenmiş durumda: Kaç kişi gelir, kaç kişi gider, çoğunluk olur mu? Bu sorular sorulurken, “Halk ne yiyor, ne içiyor, nasıl geçiniyor?” sorusu ısrarla es geçiliyor. Çünkü bu sorunun cevabı rahatsız edici.
Miting meydanları ise başka bir illüzyon alanı. Kalabalıkların çokluğu, hakikatin yerini almış durumda. Oysa kalabalık, refahın ölçüsü değildir. İnsanlar ücretsiz ulaşım sağlandığı için, bir günlüğüne umut dağıtıldığı için, bazen de çaresizlikten o meydanlara gidiyor. Meydanlarda yükselen sloganlar, mutfaktaki tencerenin boşluğunu doldurmuyor. Alkış sesi, açlığı bastırmıyor.
Sendikalara gelince… Onlar da bu tablonun masum figürleri değil. Tarihsel olarak emeğin haklarını savunması gereken yapılar, bugün çoğu zaman iktidarlarla uyumlu bir sessizliğin parçası. Üç maymunu oynamak, koltuk korumanın en güvenli yolu haline gelmiş. Grev, neredeyse yasaklı bir kelime; toplu sözleşme ise bir formalite. İşçinin sesi, sendika binalarının kalın duvarları arasında kayboluyor.
Oysa demokrasi, sadece sandıktan ibaret değildir. Demokrasi, insan onuruna yaraşır bir yaşamla anlam kazanır. Açlık sınırının altında ücret dayatılan bir ülkede, seçim kazanmak bir başarı değil, bir ayıptır. Çünkü o sandıktan çıkan sonuç, adaletin değil, çaresizliğin ürünüdür.
Bugün Türkiye’de esas kriz ekonomi değil; ahlak krizidir. Siyasetin ahlakı, sendikanın ahlakı, temsilin ahlakı sorgulanmadan hiçbir rakam düzelmez. Enflasyon düşse bile vicdan yükselmezse, sorun yerinde durur. Halk, vaat değil, doğruluk istiyor. Gösteri değil, çözüm istiyor.
Ve unutulmamalıdır: Susturulan her gerçek, bir gün daha sert konuşur. Görmezden gelinen her yoksulluk, bir gün kapıyı çalar. Siyaset, halktan kaçamaz; sadece geciktirir. Ama tarih, geciken adaletin bedelini mutlaka yazar. Hem de küçük puntolarla değil.
Çözüm aslında çok açık: İnsanları yoksullukla terbiye eden bu düzen sona ermelidir. Açlık sınırının altındaki her ücret, devlet eliyle dayatılmış bir yoksullaştırmadır. Siyasetçinin performansı miting kalabalığıyla değil, halkın sofrasıyla ölçülmelidir.
Sendikalar susarak ayakta kalamaz. Sessizlik, denge değil; teslimiyettir. Emekçiyi savunmayan sendika, yalnızca tabelasını savunuyordur.
Bu düzeni değiştirecek olan ne yeni yüzler ne de süslü vaatlerdir. Değişim, itirazla başlar. Sorgulamayan toplum yönetilir, itiraz eden toplum dönüşür. Gerisi, sadece oyalanmadır!