Sandık Gelmeden, Söz Bitmez...
Gerçek şu:
Bu ülkede artık kimse anlatılanla yaşamıyor… herkes yaşadığıyla susuyor.
Bir ülkede son sözü ne ekranlar söyler, ne rakamlar, ne de hazırlanmış cümleler…
Son sözü millet söyler. Ve o söz, sandıkta yankılanır.
Bugün o yankı büyüyor.
Çünkü hayat hafiflemiyor, ağırlaşıyor.
Pazarda emekli; hesabı değil, utancı katlıyor.
File boş, cüzdan suskun.
Bir zamanlar torun sevindiren eller, şimdi kendini idare etmeye çalışıyor.
Bir öğrenci…
Gençliğini yaşaması gerekirken geleceğini hesaplıyor.
Okumak için çalışıyor, çalıştığı için okuyamıyor.
Hayat değil, denklemler büyüyor.
Bir çiftçi…
Toprağın üstünde ama toprağa yabancı.
Mazot yük, gübre yük, ürün değersiz.
Üreten değil, direnen bir köylü profili.
Bir hasta…
Randevu beklerken zaman değil, umut tükeniyor.
Sağlık sistemi hız değil, sabır ölçüyor.
Bir esnaf…
Kepenk açıyor ama gün bitmeden umut kapanıyor.
Kazanç değil, ayakta kalma süresi hesaplanıyor.
Ve bütün bu tabloya rağmen hâlâ “istikrar” deniyorsa…
Orada sorun ekonomi değil, gerçeğin üzerinin örtülmesidir.
Soruyu artık kimse kaçırmıyor:
Bu gidişatı kim değiştirecek?
Cevap değişmedi:
Millet.
Ama milletin tek gerçek zemini vardır:
Sandık.
Sandık bir prosedür değildir.
Sandık bir refleksin adıdır.
Birikenin konuştuğu, ertelenenin hesap sorduğu yerdir.
Bugün ihtiyaç olan şey daha fazla cümle değil.
Daha fazla anlatı değil.
Daha fazla erteleme hiç değil.
Bugün ihtiyaç olan şey nettir:
Milletin önüne sandığın gelmesi.
Çünkü bu ülke artık dinlemiyor.
Yaşıyor.
Ve yaşayan millet, günü geldiğinde konuşmaz.
Hesap sorar.
Son söz milletindir.
Ama o söz, tarihe kazınacak şekilde sadece bir yerde söylenir:
Sandıkta.