“Emperyalistler bir ülkenin kaynaklarına göz koyduklarında, önce o ülkede ikilik çıkarıp halkı birbirine düşman ederler, sonra da bunu kullanıp kafalarındaki sömürü düzenini hayata geçirirler.”
Önce halkı kimliklere ayırırlar.
Sonra bu kimlikleri birbirine düşman ederler.
Ardından “istikrar”, “özgürlük”, “reform” gibi süslü kavramlarla kendi sömürü düzenlerini dayatırlar.
Bu, yeni bir yöntem değil; emperyalizmin yüz yıldır kullandığı klasik reçetedir.
Bu cümleler, yalnızca bir tespit değil; yüzyıllardır tekrar eden bir tarihsel gerçeğin özetidir. Haritalar değişir, aktörler değişir, söylemler modernleşir; ancak emperyalizmin yöntemleri neredeyse hiç değişmez. Çünkü sömürünün en ucuz, en risksiz ve en kalıcı yolu tanktan, toptan ya da füzeden önce toplumsal fay hatlarını harekete geçirmektir.
Tarih boyunca emperyal güçler, göz diktikleri coğrafyalara önce askerle değil, fitneyle girmiştir. Din, mezhep, etnik kimlik, sınıf, ideoloji ya da yaşam tarzı… Hangisi toplumda en hassas noktaysa, oradan bastırmışlardır. Çünkü birbirine güvenmeyen bir halk, ortak geleceğini savunamaz.
Önce Zihinler İşgal Edilir
Emperyalizm, ilk adımda askeri bir operasyon değildir; bir algı operasyonudur. “Biz olmazsak kaos olur”, “Siz yönetemezsiniz”, “Birbirinizden korkmalısınız” gibi söylemlerle toplumun zihni bulandırılır. Medya, sivil toplum görünümlü yapılar, akademik raporlar ve kimi zaman yerli işbirlikçiler devreye sokulur.
Amaç açıktır:
Birlik duygusunu zayıflatmak, ortak kimliği tartışmalı hâle getirmek ve halkı “biz” olmaktan çıkarıp “sen-ben” çizgisine hapsetmek.
Bu aşamadan sonra emperyalist için iş kolaylaşır. Çünkü artık karşısında bir millet değil, birbiriyle kavgalı kalabalıklar vardır.
Çatışma Derinleştikçe Kaynaklar Sessizce Gider
Toplum iç çatışmalarla meşgulken, ülkenin gerçek meseleleri arka plana itilir. Yeraltı ve yerüstü kaynakları, limanlar, enerji hatları, stratejik kurumlar sessiz sedasız el değiştirir. Ekonomik bağımlılık artar, borçlanma derinleşir, üretim zayıflatılır.
Bu noktada emperyalizm çoğu zaman sahnede bile görünmez. Artık yerli görünümlü kararlar, “zorunluluk” denilerek halka sunulur. Oysa bu zorunluluklar, yıllar önce planlanmış bir düzenin son halkasıdır.
Halk, birbirine kızmaktan, birbirini suçlamaktan başını kaldırıp bu tabloya bakamaz hâle gelir.
En Tehlikeli Olan:
Normalleşme
En tehlikeli aşama ise sömürünün normalleştiği andır. İnsanlar yoksulluğu kader, adaletsizliği düzen, bağımlılığı kaçınılmaz sanmaya başladığında emperyalizm hedefine ulaşmış demektir.
Çünkü artık silaha gerek yoktur.
Artık direnişe gerek yoktur.
Artık sorgulamaya bile gerek duyulmaz.
Toplum, kendi elleriyle kendi zincirlerini taşır.
Çıkış Yolu Nerede?
Tarih yalnızca felaketleri değil, dersleri de içinde barındırır. Aynı tarih bize şunu da öğretir: Emperyalizmin en büyük korkusu bilinçli, dayanışma içinde ve adalet duygusu gelişmiş bir toplumdur.
Farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü, eleştirinin düşmanlık sayılmadığı, ortak geleceğin kişisel hesapların önüne geçtiği toplumlar kolay kolay bölünemez. Çünkü emperyalizmin panzehiri, hamaset değil; akıl, birlik ve toplumsal adalettir.
Bugün yapılması gereken, kimin hangi kimlikten olduğuna değil; kimin bu ülkenin onurunu, emeğini ve kaynaklarını savunduğuna bakmaktır.
Çünkü tarih şunu net biçimde yazmıştır:
Bir ülkeyi asıl kaybettiren şey dış düşmanlar değil, içeride körüklenen düşmanlıklardır.
Son Söz Yerine
Tarih net konuşur:
Bir ülke bölündüğü gün değil, birliğini savunmaktan vazgeçtiği gün kaybeder.