BOĞAZLAR: KİLİT Mİ, HEDEF Mİ?
Türkiye yine kritik bir kavşakta.
Gündelik tartışmaların gürültüsünde kaybolsa da mesele aslında çok net:
Bu ülkenin rotasını kim belirleyecek?
Lozan Antlaşması ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi…
Bunlar sadece tarih kitaplarında kalan metinler değildir.
Bunlar, Türkiye’nin egemenliğinin sınırlarını çizen,
“Bu ülke kendi kararını kendi verir” diyen temel iradedir.
Özellikle Montrö…
Sadece gemilerin geçişini düzenlemez.
Aslında büyük bir jeopolitik kilidi tutar.
Karadeniz’i kontrolsüz bir güç mücadelesine kapatır.
Büyük devletlerin sınırsız askeri yığınağını engeller.
Ve Türkiye’yi, devlerin satranç tahtasında piyon olmaktan çıkarır.
İşte tam da bu yüzden…
Bugün Boğazlar üzerine yapılan her tartışma,
teknik değil, doğrudan siyasi ve stratejik bir meseledir.
Peki bu denge bozulursa?
Karadeniz ısınır.
Gerilim tırmanır.
Ve Türkiye, o gerilimin tam ortasında kalır.
O zaman soralım:
Tarafsız kalmak gerçekten mümkün olur mu?
Tarih bu soruya çoktan cevap verdi.
I. Dünya Savaşı öncesinde yapılan hatalar,
yanlış hesapların nasıl ağır bedellere dönüştüğünü açıkça gösterdi.
Bugün aynı hataları “yeni bir proje”, “yeni bir açılım” diyerek tekrarlamak…
En hafif ifadeyle, geçmişi görmezden gelmektir.
Türkiye’nin gücü, bir bloğa yaslanmak değildir.
Asıl güç;
denge kurabilmek, gerektiğinde herkesle konuşabilmek ve kendi çizgisini koruyabilmektir.
Bu bir zayıflık değil,
aksine devlet aklının en saf halidir.
Ve Boğazlar…
Bu aklın en kritik sigortasıdır.
Şimdi asıl meseleye gelelim:
Bugün “alternatif” diye sunulan her adım,
sadece bir proje değil;
aynı zamanda bu dengeyi test eden bir hamledir.
Çünkü unutulmamalı:
Boğazlar sadece su yolu değildir.
Bir egemenlik meselesidir.
Eğer bu denge korunursa Türkiye güçlü kalır.
Ama zedelenirse…
Bedelini sadece bugünkü iktidarlar değil,
gelecek nesiller öder.