Türkiye’de siyaset, uzun zamandır milletin derdine derman arayan bir akıl yürütme alanı olmaktan çıktı; koltuk hesabının, liste pazarlığının ve gelecek seçim mühendisliğinin dar koridorlarına sıkıştı. Memleket yanıyor, ama siyasetçiler yangına su taşımak yerine birbirlerinin sandalyesinin ayağını test ediyor.
Bugün meclisteki tabloya bakın: İktidar, bir sonraki seçimi nasıl kazanacağını; muhalefet, bir sonraki kongrede koltuğunu nasıl koruyacağını hesaplıyor. Bir kısmı yeniden milletvekili olmanın derdinde, bir kısmı genel başkanlık makamını kaybetmemenin. “Ülkeyi nasıl düze çıkarırız?” sorusu ise bu hesapların arasında ezilip gidiyor. Siyaset, kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkıp kişisel kariyer planına dönüşmüş durumda.
Tarım bitmiş, çiftçi borçlu, üretici küskün. Verimli topraklara sahip bir ülke, ithalatla karnını doyurur hale gelmiş. Ama kimse çıkıp “Tarımı nasıl yeniden ayağa kaldırırız?” diye uzun vadeli, cesur bir plan ortaya koymuyor. Çünkü tarım politikası sabır ister, emek ister, sonuçları bir seçim dönemine sığmayabilir. Oysa bugünün siyasetçisi yarını değil, anket sonuçlarını düşünüyor.
Gençler umudunu kesmiş. En parlak zihinler bavul hazırlıyor. Üniversite mezunu genç, kendi ülkesinde gelecek göremiyor. “Nasıl tutarız bu gençleri? Nasıl liyakati esas alan bir düzen kurarız?” sorusu gündemin ana maddesi olması gerekirken, ekranlarda izlediğimiz şey karşılıklı laf yarıştırmaları. Ülkenin beşeri sermayesi erirken, siyaset sahnesinde alkış toplayacak cümleler havada uçuşuyor.
Nüfus yaşlanıyor. Doğum oranları düşüyor. Aileler ekonomik kaygılarla çocuk yapmaktan vazgeçiyor. Bu, sadece demografik bir veri değil; geleceğin üretim gücünü, sosyal güvenlik sistemini, toplumsal dinamizmi ilgilendiren bir alarm. Ama bu alarmın sesi, siyasi polemiklerin gürültüsünde kayboluyor.
Asıl sorun şu: Siyaset, ilke üretmiyor; pozisyon alıyor. Program konuşmuyor; pazarlık yapıyor. Ülke için risk almıyor; kişisel gelecek için temkinli adımlar atıyor. Herkes bir sonraki hamlenin hesabını yaparken, kimse uzun vadeli bir devlet aklını inşa etmeye yanaşmıyor.
Oysa bu ülke, günü kurtaran taktiklere değil, yapısal dönüşümlere muhtaç. Eğitimde köklü reformlara, üretim ekonomisine geçişe, hukukun üstünlüğünü gerçekten tesis etmeye ihtiyaç var. Bunlar zor başlıklar. Alkışı garanti değil. Ama gerçek siyaset tam da burada başlar: Koltuk konforunu riske atıp memleketin geleceğini öncelemekle.
Bugün yaşadığımız tablo, bir “kriz” değil sadece; bir zihniyet meselesi. Siyaseti pazarlık masasına hapseden anlayış değişmedikçe, isimler değişse de sonuç değişmeyecek. Çünkü sorun kişilerden çok, siyaseti kişisel kariyer merdiveni olarak gören kültürde.
Belki de artık sormamız gereken soru şu: Siyasetçiler ülkeyi ne zaman düşünecek, yoksa biz mi ülkeyi düşünen bir siyaseti zorlayacağız? Demokrasi, sadece sandığa gitmek değildir; hesap sormak, talep etmek ve çıtayı yükseltmektir.
Eğer halk, vizyonsuzluğu ödüllendirmeyi bırakırsa; eğer gençler sessiz kalmak yerine söz talep ederse; eğer üretici, işçi, esnaf ortak bir gelecek fikrinde buluşursa, o zaman pazarlık siyaseti yerini program siyasetine bırakmak zorunda kalır.
Aksi halde bu düzen böyle gider: Koltuklar değişir, tabelalar değişir, ama ülkenin gerçek meseleleri yerinde sayar. Bu ülkede siyaset pazarlık masasında değil, halkın vicdanında yeniden kurulmadıkça hiç bir şey değişmeyecek ve unutulmamalıdır ki siyaset pazarlıkla yürüdüğü sürece sandık sadece bir dekor demektir.