“Yaş yetmiş, iş bitmiş…”
Bu sözü yıllardır duyarız.
Sanki insan belli bir yaştan sonra sadece beklemeye mahkûmmuş gibi…
Sanki hayatın kapıları kapanmış, geriye yalnızca hatıralar ve pişmanlıklar kalmış gibi…
Oysa asıl soru şudur:
Gerçekten yaş mı bitirir insanı,
yoksa vazgeçmek mi?
Ben buna uzun yıllar boyunca sadece bir atasözü gibi baktım.
Ama yaş ilerledikçe anladım ki mesele yaş değil; mesele hazırlıksız yakalanmakmış.
Yetmiş yaş, işin bitmesi değil;
yanlış yaşanmış bir hayatın hesabının ağırlaşmasıdır.
İnsan gençken zamanı sınırsız sanıyor.
Sağlığını harcıyor, “sonra toparlarım” diyor.
Parasını hoyratça tüketiyor, “nasıl olsa kazanırım” diyor.
Sevdiklerine kendini adıyor, “bir gün onlar da bana sahip çıkar” diye düşünüyor.
Ama hayat romantik değil.
Bir gün dizlerin ağrıyor.
Bir gün nefesin daralıyor.
Bir gün telefon sessiz kalıyor.
Bir gün maaş yetmiyor.
Ve işte o gün, “yaş yetmiş, iş bitmiş” sözü kulağına başka türlü çarpıyor.
Aslında biten yaş değil;
ertelediğin hayat oluyor.
Çocuklarını hayatının merkezi yapmışsındır.
Ama onların da kendi yolları vardır.
Devlete güvenmişsindir.
Ama sistem seni bir dosya numarasına indirger.
Geçmişe tutunmuşsundur.
Ama hayat arkana değil, önüne bakar.
Ve sonunda insan şunu öğrenir:
Kimse seni, senin kendine sahip çıktığın kadar sahiplenmez.
İşte bu yüzden yaşlılık, sadece bedenin değil; zihnin de sınavıdır.
Bazıları yetmişinde çöker.
Bazıları yetmişinde yeniden başlar.
Fark şurada gizlidir:
Biri hâlâ birilerinin gelip onu kurtarmasını bekler.
Diğeri artık kurtarıcının kendisi olduğunu anlamıştır.
“Yaş yetmiş, iş bitmiş” sözü aslında bir teslimiyet cümlesi değildir.
Bir uyarıdır.
Der ki:
Eğer gençliğinde kendine yatırım yapmadıysan…
Sağlığını korumadıysan…
Onurun için bir birikim oluşturmadıysan…
Kendi kendine yetmeyi öğrenmediysen…
Yetmiş yaş geldiğinde, hayat sana sert davranır.
Ama eğer bunları yaptıysan…
Yetmiş, bitiş değil;
özgürlüğün başlangıcı olabilir.
Çünkü insan bazı gerçekleri ancak geç yaşta öğrenir:
Az insan, çok huzur getirir.
Az eşya, daha çok nefes aldırır.
Az beklenti, daha çok mutluluk verir.
Ve en önemlisi:
Kendine yetebilen insan, hiçbir yaşta yaşlanmaz.
Belki saçların beyazlar.
Belki adımların yavaşlar.
Ama ruhun dimdik kalır.
Asıl yaşlılık, bedende değil;
umutta başlar.
İnsan vazgeçtiği gün yaşlanır.
Bu yüzden mesele yetmiş değil.
Mesele şudur:
Hâlâ hayatla kavga edecek kadar içinde ateş var mı?
Eğer varsa…
Yetmiş de gençtir.
Seksen de başlangıçtır.
Ama yoksa…
Otuz yaşında bile insan çoktan bitmiştir.
Son söz şu olsun:
Yaş, takvimde yazan rakamdır.
Hayat ise insanın içindeki dirençtir.
Ve unutma:
“Yaş yetmiş, iş bitmiş” diyenler,
çoğu zaman yaşamayı erken bırakanlardır.
Oysa gerçek şudur:
İş yetmişte değil,
umut bittiğinde biter.
Ve insan, mezara yaşlılıktan değil…
Çoğu zaman erken teslim olmaktan girer.
Çünkü bazı insanlar sekseninde hâlâ hayattadır,
bazıları ise kırkında çoktan ölmüştür.
Nefes almak yaşamak değildir.
Yaşamak;
direnebilmektir,
yeniden başlayabilmektir,
yıkıldıktan sonra yeniden ayağa kalkabilmektir.
Bu yüzden kendine acımayı bırak.
Takvime değil, iradene bak.
Çünkü günün sonunda seni bitiren şey yaş değil…
“Artık benden geçti” dediğin o cümledir.
İşte insanı gerçekten öldüren de budur.